12 Aralık 2012 Çarşamba

Bitmedi şu glutamat!

kiloyla satılır bunnar evet.
Aralığın 5'inde yazdıydım glutamatlar üzerine. Detaylı soru gelmiş isimsiz bir okurdan. Hiç üşenmedim, tam bir buçuk günümü harcadım. Konu üzerine bir sürü şey okudum, cevapladım.  Dün akşam bitirdiğimde başım ağrıyordu. Akşam sevdiceğe bir bölümünü okurken imlalarımı filan fark ettim ama tekrar oturup düzeltecek halim yok, en azından şimdilik.

Orjinal bağlantı burda, yazıyı buraya da kopyalıyorum. Benden bir süre haber alamazsanız üzülmeyin bi e-ticaret sitesi kurup gelicem:)



Sayın Noname,

Glutamat yazısına yorumunuzu pazartesi günü gördüm ve yaptığım okumalar ve araştırmalar sonucunda sorularınıza yanıt vermeye çalışacağım. Bu arada anneloji.com’da bu yazının yayınlanmasının hemen öncesinde yalansavar.org’da konu üzerine altına benim de imzamı atabileceğim bilimsel makale olabilecek kadar iyi bir yazı yazmış ve konu üzerine bu kadar kafa patlatmasından dolayı sizin sorularınızı da iletip görüş aldığım Bahadır Ürkmez Bey’e de özellikle teşekkür ediyorum.  

Bir tıp doktoru olmadığımı, mesleğimle ilgili ya da değil herhangi bir konu üzerine kendi kafamdaki sorulara bilimsel cevapları bulmadan durulmayan bir anne olduğumu hatırlatarak başlıyorum.

1- Serbest glutamik asit ve MSG sizce etki olarak farklı mıdır ? 

Sayın Noname, burda “bence” diye bir şey yok. Biokimya, beslenme, tıp, eczacılık ve gıda alanlarında farklı üniversitelerde çalışan Almanya, İngiltere ve Amerika Birleşik Devletlerinden 10 uzmanın glutamatlar üzerine yapılmış son çalışmaları yorumlarıyla derledikleri 2007 senesinde  hakem onaylı dergide yayınlanmış (Consensus meeting: monosodium glutamate – an update, K Beyreuther et al., European Journal of Clinical Nutrition (2007) 61, 304–313 ) bir “konsensus güncellemesinden” alıntı yapacağım:

"MSG ve glutamat'ın diğer tuzları sulu çözeltilerde ayrışırlar ve bu nedenle serbest glutamik asit ile aynıdırlar ve bundan sonra L-glutamat (GLU) terimi kullanılacaktır" (Metin : "To clarify that added monosodium-L-glutamate (MSG) and all other glutamate salts dissociate in aqueous solutions and therefore are identical with free glutamic acid, only the term L-glutamate (GLU) should be used in the following statements. "

2- http://www.inspection.gc.ca/english/fssa/labeti/guide/ch4e.shtml burada yüksek serbest glutamik asit içeren gıdaların “no msg” adı altında etiketlenemeyeceği kanunen belirlenmiş. o halde hidrolize işlemi sonucu yüksek glutamik asit içeren gıdalar için NO MSG denebilir mi?

Verdiğiniz Kanada Gıda Araştırma Ajansının bağlantısı genel bir etiketleme, pazarlama tebliği. Kanada’da satılacak bir gıda maddesinin ambalajında ya da reklamında nelerin söylenip nelerin söylenemeyeceği vb üzerine odaklı. Bizim etiketleme tebliğimizde benzer maddeler vardır. Her ne kadar senelerdir çok ünlü bir gazoz firmasının “nefis tad” yazabilmesine gıcık olsam da bir gıdanın etiketinde gıdanın sahip olmadığı özellikleri yazmak, varolan bir özelliğinin pozitif bir sağlık etkisine yol açacağı anlamı verecek ibareler, şekiller, sözcükler vb kullanmak bizde de yasaktır.

Burada Kanada eğer bir gıda için “MSG içermez” ve benzeri bir tanıtım cümlesi kullanılacaksa hiç bir şekilde glutamat içermemeli diyor. Neden? Çünkü doğal ya da dışarıdan eklenmiş glutamatların kullanımı fark etmiyor. Peki glutamatlara dozaj bile vermeyen, kullanımını serbest bırakmış bir ülke neden bunu söylüyor? Bunun cevabını ben bilmesem de bir yorum getirebilirim. “Canada” ve “msg” kelimelerini beraber arattığınızda Kanada Sağlık Bakanlığı’nın http://www.hc-sc.gc.ca/fn-an/securit/addit/msg_qa-qr-eng.php adresli MSG üzerine soruları yanıtladığı sayfa karşıma çıktı. Burada Birleşmiş Milletler ve Dünya Gıda Örgütü’nün beraber yaptığı çalışmalarda glutamatların tüketiciler üzerinde negatif bir sağlık etkisi olmadığı sonucuna varıldığı, Kanada’lı sağlık uzmanlarının da aynı fikre sahip oldukları ama ne olursa olsun kimi insanların glutamatlara karşı alerji tipi bir reaksiyon ya da aşırı duyarlı olabileceği ve bu tip bir rahatsızlık yaşamamaları için de glutamat içeren gıdalardan uzak durmaları gerektiği belirtilmiş.  Yani esasında Kanada devleti bütün bilimsel kanıtlara rağmen “Bende glutamat hassasiyeti var, glutamatlı gıdalar tüketmek istemiyorum, bunun da etikette belirtilmesi lazım.” diyen ya da diyebilecek vatandaşlarına saygıyla yaklaşıp gıda etiketleme ve reklamlarını buna göre düzenlemiş. Ama tabi dışarıdan katılan ile gıdalarda kendiliğinden bulunan glutamatlar aynı şekilde vücütta sentezlenip eğer söz konusuysa aynı reaksiyonları verecekleri için kendiliğinden glutamat içeren ama dışarıdan glutamat katılmayan gıdalara “MSG içermez” ibaresinin eklenmesini yasaklamış. Bu durum üzerinden bilimsel değil sosyolojik bir yorum çıkar sadece.


 3) Glutamik asit non-essential bir amino asit olduğundan vücut onu kendi ihtiyacına göre üretmiyor mu anne sütünde de benzer bir süreç var. yüsek oranda dışardan alımı gerekli bir madde midir?

Bir aminoasit eğer esansiyel ise sadece vücudun dışarından temin etmesi gerekir. Glutamik asit esansiyel bir aminoasit olmadığı gibi en az alınması gereken bir miktarı da yoktur örneğin demir gibi.

4) 1 aylık bir bebekte kan-beyin bariyeri oluşmuş mudur? oluşmadıysa hiç bahsetmemişsiniz yazınızda ama excitotoxin kategorisine giren bu madde bebek beyninde zarasızdır neticesine nasıl vardınız? enjekte etmeseniz de beyne direkt gittiği için.

Yazımın en başında dediğim gibi doktor değilim, hele çocuk ya da bebek doktoru değilim sadece doğruları bilimsel olarak araştıran ve bilgi paylaştıkça çoğalır prensibi ile paylaşmaya çalışan bir gıda mühendisi anneyim. Sadece burada değil profesyonel iş ve özel hayatımda yazdığım, söylediğim ya da tavsiye ettiğim hiç bir gıdanın, ürünün ya da tekniği, verdiğim bilgilerin hiç birinin sağlık üzerine ufakcık bir negatif etki yaratmadığına da bilimsel olarak eminim. Kimsenin yüzüne bakıp da söylemeyeceğim şeyleri internet ya da yazılı ortamda da söylemem ve insanların da bu prensibe sahip olsalar daha şık bir iletişime geçilebileceğini düşünürüm.

Tüm bu çerçevede Bahadır Bey’in sizin bu sorunuz üzerine bana ilettiği cevabı ben de düşündüğümden tekrar tekrar yazmamak adına aynen buraya kopyalıyorum :  
Bebeklerde kan beyin bariyerinin oluşma zamanı konusunda bir konsensus bulamadım. Ancak hamileliğin 3. evresinden - doğum sonrasından 6 aya kadar süreler içinde oluştuğuna dair iddialar var. Bazı makaleler bebekte kan beyin bariyerinin fonksiyonel olduğunu söylüyor. O nedenle bu konuda oluşma zamanına takılmadan gene uzmanlara kulak vermek lazım:
"Glutamat tuzlarının (MSG ve diğerleri)  yiyecek katkısı olarak kullanımı bütün toplum için zararsızdır. Aşırı derecede yüksek doz GLU bile fetal dolaşıma geçmemektedir. Ancak hasarlı kan-beyin bariyerinin varlığında yüksek dozların etkisi daha çalışılmalıdır." European Journal of Clinical Nutrition'da yayınlanan "Consensus Meeting: monosodium glutamate - an update" isimli makaleden (Orjinal metin : "The general use of glutamate salts (monosodium-L-glutamate and others) as food additive can, thus, be regarded as harmless for the whole population. Even in unphysiologically high doses GLU will not trespass into fetal circulation. Further research work should, however, be done concerning the effects of high doses of a bolus supply at presence of an impaired blood brain barrier function.")  
Açıklama: Bütün toplum = yetişkinler + bebekler. Kan-beyin bariyeri hasarlı ise çalışma gerekli. Bebeklerde kan beyin bariyeri hasarlı değildir. Bebeklerde ne şekilde çalıştığına, ne zaman çalıştığına dair bir ortak bakış yok. Zararsız olduğunu çıkarıyorum ben ama isteyen emzirme döneminde glutamat tuzlarından uzak dursun. Ama bu bana çok emen çocukların ne kadar GLU aldığı sorusunu sorduruyor? ”
5) madem msg bebekler için çok güvenli ise neden bebek mamalarından çıkarıldı? ama eşdeğeri olan glutamik asit bazı mamalarda yüksek oranda mevcut -kilolarca salça yedirmenize eşdeğer oranlarda mesela
Sayın Noname, glutamatların hiç biri için özellikle bebekler için çok güvenli demedim, bebek mamaları ile ilgili hiç bir yorum yapmadım ilk yazımda. Bebek mamalarını glutamat içeriğinden dolayı değil aşırı şeker ve karbonhidrat yükü nedeniyle çok tasvip etmem, şükür ki bebeğim için de kullanmak zorunda kalmadım. Bebek mamaları ve devam sütleri kesinlikle ihtiyacı olan bir çok çocuğun hayatta kalmasına yardım ediyorlar ve bir zorunluklar kimi aileler için. Bebeklerde 6 aydan ve bir yaşından önce tüketmemesi gereken gıdalar vb bellidir. Bunların içerisinde özellikle glutamat olsun diyen kimdir, böyle bir şey denmiş midir bilmiyorum. Glutamat oranının kimi bebek mamalarında neden yüksek olduğunun cevabını sanırım üretici firmadan alabileceğiniz bir bilgi olmalı. Yanıtlarını benimle de paylaşırsanız çok sevinirim.

6) Hidrolizasyonla elde edilen glutamik asit birebir doğadakinin aynısı mı? mesela d-glutamic acid, pyroglutamic acid gibi maddeler de açığa çıkıyor mu? bunlar da çok faydalı maddeler mi?

Bu sorunuza yukarıda cevap verdim. D-glutamik asit ve payroglutamik asit için araştırma yaptım ama tatmin edici bir bilgiye ulaşamadım. Eğer sizde varsa lütfen benimle paylaşın. Belki bu konuda yıllar yıllardır çalışan glutamatların zararsız olduğunu belirten bilim insanlarına “yahu biz bunu nasıl gözden kaçırdık” dedirtiriz kim bilir!

7) Alerji türü reaksiyonlarla sınırlı dahi olsa MSG eşdeğeri maddelerin MSG içermez adı altında pazarlanmasını doğru buluyor musunuz? 

Buraya kadar Bahadır Bey’in bilgilerinden ve yorumlarından faydalanmışken kendisinin bu sorunuza verdiği yanıtı es geçmeyeceğim : “Hayır doğru bulmuyorum. Kanada'nın yaptığı düzenleme harika!!!  Evde salça, makarna yapan, peynirli tost yapan doğal anneler çıkıp ben hiç katkı kullanmadım, MSG yok, katkı yok diyemeyecekler ve saf insanları kandıramayacaklar.”

Alerjen konusunda aşırı hassasım bir gıda üreticisi olarak. Bilimsel anlamda bir ispat söz konusu olmasa da insanların glutamat kullanmama isteğini domuz ya da alkol tüketmek istememek ile aynı kulvarda görüyor ve saygıyla karşılıyorum. Bunun ötesinde de gıdaların kendiliğinden sahip olmadığı özelliklerin reklamcılar tarafından abartılmasına da (örneğin zaten kolestrol içermeyen sıvı yağların özellikle kolestrol içermez diye gözümüze sokulması gibi) öfkelendiğimi özellikle belirtmek isterim. Glutamat konusu çok abartıldı, buraya gelinceye kadar ilgilenmemiz gereken bir sürü başka sorun var gıdalarla ilgili. Ama önemli olan tüketicilerin kafasındaki soru işaretlerini kaldırarak güvenli ve sağlıklı gıdalar tüketmelerine yardımcı olmaktır.

Sayın Noname, umarım sorularınızı yanıtlayabilmişimdir. Kafanıza takılan başka bir nokta kaldı ise lütfen sorun, bilgim dahilinde yanıtlamaya çalışırım. Burada yaptığım gibi başka ilgili kişilerden, uzmanlardan da fikir ve yardım ister araştırırız. İsterseniz site yöneticileri ile irtibata geçin ve iletişim bilgilerimi alın. Ben her türlü etkileşime açığımdır malum bilgi paylaştıkça çoğalır.

Saygılarımla,

Tuğba Bayburtluoğlu

5 Aralık 2012 Çarşamba

Felaket tellalığı, glutamatlar, maya ekstraktı filan filan filan

Geçen yine anneloji.com dan bir soru geldi monosodyum glutamat üzerine ben de cevapladım : http://anneloji.com/archives/6821

Bir kaç gün öncesinde de zaten yalansavar.org glutamatlar üzerine detaylı ve benim de altına imza atabileceğim bilimsel kalitede bir yazı yayınlamıştı  : http://yalansavar.org/2012/11/28/aci-tatli-eksi-tuzlu-metalik-ve-msg/

Ben cips severim açıkçası. Tüketimimi sınırlamaya çalıştığım bir rafine gıda. Barbekü ya da köri gibi hazır sosları da severim. Bunları sevmemin sebebinin aroma arttırıcılar olduğunu sanırdım taaaaa ki aldığımı bile unuttuğum Kühne'nin hazır Köri Sosu aklıma gelip de fırın köftenin yanında deneyinceye kadar. 

(Hemen aç parantez, fırın köfte çalışan insanın kurtarıcısıdır. Bir kilo kıymadan köfte yapın, bölün güveç kaplarına, küçük borcamlara incecik serin, atın buzluğa; sabah işe giderken buzdolabına indirin, eve geldiğinizde salata hazır olana kadar pişer fırında. Üstüne biraz kaşar süper akşam yemeği işte)


şukela:)
Yani meğer ben baharat seviyormuşum:))  Kühne Kori Sosu'nun üzerine koca koca yazmış aroma arttırıcı da koruyucu da kullanmadık diye. Yeni trend bu gıda firmalarında. O kadar çok korktu ki millet asılsız haberlerden satışları belki düşmedi  şirketlerin ama kimisi müşteri isteklerine gerçekten değer veriyor olmak için kimisi öyle görünüyor olmak için koruyucular kalktı, aromalar yerinde dursa da aroma arttırıcılar koymuyoruz dendi filan filan. Bir kaç özel durum dışında devletin bir sınırlama getirdiği de yok. Bunların hepsi pazarlama işte dostlar.

Şimdi Evropa'da Amerika'da maya-ekstraktı karşıtlığı var. Bir kaç ay içerisinde bize de gelir maya-ekstraktlarının ne kötülükler aman allahım neler neler yaptığına dair bilgiler. Herkesi alır bir telaş. İçinde maya ekstraktı olan gıdalar ifşa edilir. Bir doktor çıkar esasında mayalı ürünlerin kullanılmasının bla bla bla olduğunu ve şu bu şu hastalıklara sebep olduğunu söyler. Listeler abartılır, korku köpürtüldükçe köpürtülür. Bilimum uzmanların fikri sorulur, iyi niyetli olanlar araştırır "korkmayın" der, vakti olmayanlar da "yemeyin kardeşim" der çıkar işin içinden. Bu böyle bi kaç sene devam eder. Sonra müşterilerinin isteklerine acaip önem veren bir firma çıkar flaş flaş flaş biz maya ekstraktı kullanmıyoruz ürünlerimizde der. Gazeteler haber yapar, sosyal medyada paylaşılır, millet aferin lan der. Sonra başka bi kötü bileşen belirir döngü yine başlar ama kimse de dönüp bakmaz akrilamid sorununa ya da köy pekmezlerindeki kanserojen HMF illetine. Olan yine benim gibi gerçek sorunlara dikkat çekmeye çalışanlara olur, ya da bişi olmaz ne bileyim ben artık yazıp geçiyorum, sorana da "Rafine gıda tüketmeyin" diyorum. Kendime de diyorum tabi:)

23 Kasım 2012 Cuma

"Kolaysa sadece bir ekmek alıp çık!"

Süpermarketlerin bizi daha fazla alışverişe yöneltmek için yaptıklarından bahseden yazının başlığını ve kendisini alıyorum bloguma. Hem belki gözünüzden kaçmıştır diye hem de ne zamandır kafamda dönüp duran bir kaç tespit var efem onu yazıcam. 

Gıda mühendisliği eğitiminde pazarlama dersi vardır ama çok ağır değildir. Gerçi Tevfik Hoca'nın kapısını meraktan aşındırmışlığım çoktur. İlgim hep vardı yani. Bi de ihtiyacım olduğunu düşündüğüm için gittim yüksek lisansını yaptım. Bu yazıdan da bilmediğim tek bir şey öğrendim, karoların küçüklüğü büyüklüğü meselesi. İlginç di mi? Daha neler neler keşfedilecek pazarlama konusunda sen bi dur dur:)))

Sevdicek beni ve bir çok hatunu marketlerde fazla zaman geçirmekle, ihtiyacımız olmayan şeyleri incelemek ve almakla itham eder ve kendi market turunu ne kadar kısa sürede bitirdiği söylendiğinde de "uçak tekerleri indirimdeydiş ama Tuğba bakar nasılsa durmadım ben" diye giydirir sağolsun. Ama market alışverişinde unutkanlığı çoktur haspamın o başka.


heheyttt *


Zamanında süpermarket ve alışveriş marketlerinin insanlara yalancı bir özgürlük  hissi verdiğini, bunun da kapitalizmin bir oyunu olduğuna dair bir yazı okuduğumda "aha" dediğimi şimdi kabul edeyim. Harbiden de insan bazen tüm o binanın kendisi için yapıldığını, tüm reyonların kendisi için cici cici hazırlandığını filan düşünüp gaza gelebilir. "Len evi bok götürüyo ben burda napıyorum?" demez, nizami, şık, yeni ve temiz ortamları sever çoğunluk.

Bir de işin toplumun sana yakıştırdığı hobilere, ilgilere sahip olma tarafı var. Komple alakasız bir yere gittim gibi görünebilir ama Virginia Woolf'un o ünlü tavsiyesinden yola çıktım sadece. Kadın, kafasında ne varsa onu yapması için kendine  bir yer açması gerektiğini savunur Woolf; "kendine ait bir oda"ya sahip olması gerektiğini söyler. Türk kadını gerek gelenek, gerek din ve benim boyumu aşacak bir çok psikolojik ve sosyolojik sebepten dolayı mutfağını o "oda" haline getirir. Eskiden dikiş odaları da vardı şimdi giyim ucuzladı biz ancak düğme diken nesiller olarak yetiştik. O dikiş odaları bile evin içerisindeydi. "Aman kadın dışarı çıkmasın, evinde otursun, çalışacaksa bile evinden çalışsın" cümleleri annemlerin zamanında daha çok kurulsa da hala kullanımda ve kimi zaman da bunu çok sorun etmemiş, çoktan içselleştirmiş hemcinslerimin dudaklarından dökülüyor. 

Ne diyodum? Hah. Türk kadının "kendine ait odası" mutfağıdır. Günde 3 öğün evde yemesek de ve hatta dört başı mamurluk derdinde olmasak bile lezzetli ve tabi sağlıklı yemeklerin pişirilmesi fazlasıyla mesai gerektirir. Hadi çamaşırı da temizliği de bir günde hallettim desen bile yemek işi her gün en az bir öğün için bile olsa yer ister. Kahvaltı için bile "hazırlığın" yapılacağı bir "mekan"a ve alet ekipmana ihtiyaç vardır. İnsan fıtratıdır en güzele sahip sahip olmak istemek; hele bi de zevkli bir kadınsa döşer evini mutfağını. Kırmızı bir ruj yerine daha da ateşli bir tonda kırmızı bir blenderın hediye geldiği ilk anneler günü esasında tüm ailenin mutfağın tamamen anneye ait olduğunu altını koyu bir kalemle çizdiği gündür. Bunun bir sonraki aşaması annenin mutfağı yıktırıp yeniden yaptırmasıdır. E koca mutfak yaptırınca da artık dışarda satılan salçalar, tarhanalar beğenilmez, mutfak gereksizce ufak bir imalathaneye dönüştürülür ve o koca mutfağın meşrulaştırılması devam eder.

Marketten girdim nerden çıktım. Esasında mutfağın meşrulaştırılması konusu başka bir yazı konusu olacak kadar derin. 

Kısacası yemek hazırlamanın yanı sıra evin ve ev halkının bitmek bilmez ihtiyaçları için alışverişe gitmek zorunlu. Bu işi "tacizden kaçamıyorsan zevk almaya bak" şiarıyla kabul ediyorum ben en olmadı. Bir de tabi bambaşka konulara gidebilecek "BMW kullanamıyorum ama kolanın en iyisini içerim" olayı da var. Varoğlu var açıkçası. Pazarlama bu kolay mı? Ben azcık içimdekileri döktüm sadece.

Ha bu arada resimdeki iki şaşkın müşteriyi bulan el kaldırsın:))) 

19 Kasım 2012 Pazartesi

Gıda takviyelerinde tağşiş - Bakanlığın teşhiri

Bakanlık yine tağşişçi firma teşhir etmiş. Listeye bakıyorum iki firmayı tanıyorum. Biri Denizli'den bir meşrubatçı. Ya kötü niyetliler ya da kendilerine "enerji içeceği miksi" veren hammaddecileri kötü niyetlidir. Diğeri zaten Gıda Bakanlığı'ndan bile izin alma gereki duymadan çatır çatır kanyaklı "yaşam iksiri" satan firma. Zamanında arayıp sormuşluğum bile var, ithalat izinleri bile yok Bakanlıktan.

Burada yazacağım esas nokta Gıda Bakanlığı'nın derdi.

Alternatif tıp pazarı sadece Türkiye'de değil tüm dünyada büyüyor. Bizde zaten çarpık bir sistem var aktar diye. Kimse kusura bakmasın ama açıkta satılan çaydan, ottan insan ancak hastalık kapar. Belki bi kına alınabilir buralardan. 

Bizde ilaç reklamı bile yasaktır. Sağlık Bakanlığı burnundan kıl aldırmaz, hele ki ruhsat konusunda. Gıda takviyecileri bi yana ilaç sanayii bile ruhsat işine gelince yaka silkiyo Bakanlık'tan. E bi pazar var. Yurdumun açık göz "iş" adamları da afrodizyaktı, zayıflamaydı, saç ürünüydü diye bin bir derde derman bitkiselleri allayıp pullayıp satma derdinde. Şimdiye kadar gıda takviyesi diye kakalamaya kalktılar; izinleri de doğal olarak Gıda Bakanlığı'ndan aldılar. Negatif etkiler örneği zayıflama haplarından ölümler görülünce de suç Gıda Bakanlığına atıldı. 

En son gıda takviyeleri üretmek isteyen bir firma için ruhsat işlerini iki bakanlığa da danıştım. Sağlık Bakanlığı ara ürün, geleneksel formül filan dinlemiyor direkt ilaç ruhsatı verecekmiş gibi bir dosya istiyor. En az iki sene ve baya bir servete mal olacak bir çalışma gerek. Gıda Bakanlığı da uyanmış, bitki listesini düzenlemiş, başına dert açıldığından kılı kırk yarıyor. "İçinde o olmasın, bu olmasın, ilaç len o git Sağlık Bakanlığına" diyor. Bugünkü firma teşhiri de Gıda Bakanlığı'nın üzerinden yük atmaya çalışmasının bir sonucu.  Kızmıyorum valla haklılar çünkü bu ülkede en çok afrodizyak benzinliklerde satılıyor yahu, her benzin alışımda yeni bir marka görüyorum. Kardeşim git düzgün beslen, sigara içme, stres yapma, git bir üroloğa danış; ne medet umuyorsun ne idüğü belirsiz ilaçlardan. İki gram fazlam var diye ya da iki gece ateşli gece geçiremedim diye kendini ne öldürtücen. İnanma Bakanlık onayı filan olsa da ve hatta bırak aktarı eczanede satılsa da. Piyasada onaylı da onaysız da bir sürü ürün var. Kanma, içme, kullanma, kullandırtma. Sen "saf" olduktan sonra bu devlet seni ne kadar koruyabilir ki? 

8 Kasım 2012 Perşembe

Küflü peyniri atsak mı atmasak mı?

bu artık peynirli küf olmuş yahu...
Anneloji.com'da yayınlanmış bir cevap daha. Peşinen söyliyim börek yapmak da işe yaramayabilir. Buyrun efem : http://anneloji.com/archives/6774

Fotoğraf kredisi: http://www.basenow.net/2008/12/10/a-lesson-in-molds/ Eğlenceli bir küfler nerde bulunur yazısı...

6 Kasım 2012 Salı

Raftakiler - Orvital Organik Sosis

Geçtiğimiz haftalarda denedim ancak yazıyorum. Orvital organik tavuk işinde nispeten yeni bir firma. Bebişe en azından 2.5 yaşına kadar tavuk olarak tırım tırım Migros'larda bulduğumda Orvital alıp haşladım (bir de Hipp'in organik tavuk ve hindi yemeklerinden verdim). Belki arada kaçmıştır ama gönül rahatlığı ile ilk yedirdiğim sosis Orvital'inki oldu.

İçindekiler :  Organik dana eti, organik dana iç yağı, organik kırmızı tatlı biber, organik kişniş, organik sarımsak, deniz tuzu, doğal pirinç nişastası, doğal muskat, doğal akbiber.

İçindekilerde bir sorun yok. Kontrol firması IMO. İşini iyi yapan bir sertifikasyon firmasıdır. 

Üzerinde önce 2 dakka haşlayın sonra isterseniz kızartın diyordu, öyle yaptım. Açıkçası baya sert bir ürün, haşlayınca hacmi artıyor. Kızartınca da dış kabuğu dişe geliyor. Yani  konvansiyonel sosislerin o gereksiz yumuşaklığını beklemeyin bundan. Benim sevdicek gibi takıntılı "müşterileriniz" varsa küçük doğrayın. 

Bir de şu içinde spagetti geçen sosislerden güzel olur sanırım bundan. Resmi burdan aldım. Tarifi basit zaten.

Migroslarda var Orvital ama sanırım sadece büyük olanlarda. Ben Ataşehir Migros'ta rahat buluyorum bununla beraber diğer ürünlerini de. Organik piliç sosisleri de var, kırmızı etleri de ama açıkçası etlerini hiç görmedim. Şimdi yazarken farkettim hiç organik et yemediğimi. Ayıp valla denemem lazım en kısa sürede.)

Fiyat çok değil. 250 gramlık bir paket 10 lira civarı şimdi yanlış olmasın. Sosis ana besinlerden biri değil ama bir doğumgünü partisinde ya da misafir ağırlanacak bir kahvaltıda insanın vicdanını sızlatmayacak bir şarküteri ürünü bulunması güzel.   

2 Kasım 2012 Cuma

Et seçimi

Açık et nası seçilir sorusunu anneloji.com'da yanıtladım. 40 yıllık gazeteci gibi havalı havalı bağlantısını vereyim bare:))) http://anneloji.com/archives/6740